6 Eylülde 1987'de yapılan siyasi yasaklılarla ilgili referandum için yaptığı konuşma.

Referandumda Ne Yapmalıyız?

6 Eylülde (1987) yapılacak, siyasi yasaklılarla ilgili referandum, ülkemizi çepeçevre saran yasaklar çemberinin devede kulak bile sayılamayacak bir bölümünü hedefliyor.

İşçiler, memurlar, öğrenci gençlik, öğretim üyeleri, antidemokratik yasalarla mahkum edilmiş genç – yaşlı insanlarımız, sendikalar, dernekler... doğrudan yasalarla ve/veya ekonomik baskılar sonucu fiilen yasaklılardır. Önümüzdeki referandum bu sorunlara hiçbir çözüm getirmiyor.

Üstünde durulan konu, 12 Eylül hareketçilerinin kendi düzenlemeleri içindeki yargı kararlarına bile gerek görmeksizin kimilerine koydukları siyasi yasaklamalardır. 12 Eylülcüler, siyasi partilerin bir bölümü parlamenter olan 242 yöneticisine, 479 partili, 2 partisiz parlamentere siyaset yasağı koymuşlardır. Toplamı 723 kişi olan yasaklıların 242 kişisi 10 yıllık, diğerleri 5 yıllıktır.

Oysa referandum tartışmaları sadece 4 kişi üzerinde yoğunlaştırılıyor. Gerçi sayının azlığı ya da çokluğu olayın niteliğini fazlaca etkilemez. İyi ya da kötü, halk tarafından seçilmiş kimi parlamenterlerin, üyeleri tarafından göreve getirilmiş kimi parti yöneticilerinin kuvvet kullanılarak, demokratik olmayan bir organın siyasi tercihiyle görevden uzaklaştırılmalarını, temel hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılmalarını benimsiyor muyuz? Buna vereceğim yanıtı zarar görenlerden yana olup olmamamız belirleyemez. Çünkü çifte standart özgürlük ve demokrasiden yana olanlar için değildir. Dürüst olmayan bir yaklaşımla onu her zaman gücü elinde tutanlar güçsüzlere karşı kullanmışlardır. Demokrasicilik oynayan egemen güçler düşünce ve örgütlenme özgürlüklerini yıllar yılı böylesine çifte standartlara sığınarak sürdürdüler.

Referandum “evet”le sonuçlansa bile, başka davalardan mahkum olmuş birçok kişi yine de siyasi haklarına kavuşamayacaklardır. Sonuçta, hiç kimse yararlanamasa da karşı karşıya bırakıldığımız bu referandumda yasaklardan yana olunmamalıdır. Benzer örnekleri kimi ülkelerde görüldüğü gibi, Türkiye'de de zaman zaman eski başbakanlardan Menderes ve arkadaşlarının, şair Nazım Hikmet'in yeniden yargılanmaları girişiminde bulunulmaktadır. Ne Menderes ve arkadaşları hayata döndürülebilecek ne de Nazım'a çektirilen çileler silinip atılacak. Ama herkes kendi açısından tarihi bir hesaplaşma mücadelesi veriyor. Bu, mahkum eden eylemi mahkum etme mücadelesidir. Bu yaklaşım kişileri aklamaktan, onları itibarlarına kavuşturmaktan çok daha öndedir.

12 Eylül öncesine kadar hükümet olmuş yasaklılar da ülkeyi yasaklar kıskacında tutmak isteyen zihniyetin temsilcileri olmuşlardır. Yine de “Bu referandum yasakçı kadroların kendi aralarındaki hesaplaşmadır” deyip geçemeyiz. Özledikleri ülke düzenine varmak için demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenler kendi gündemlerini kendileri belirlemelidir. Ne ki bu rastlantılarla gelen ya da dışımızdan dayatılmak istenen koşullara göz – kulak kapamak, kayıtsız kalmak değildir. “Ya hep ya hiç” yaklaşımı da her zaman köktenci bir formülasyon olmuyor. Çoğu zaman eylemlerin dışına düşürebilir, gerisine itebilir. Söyleyecek sözü, yapılacak işi olanlar her fırsattan yararlanarak daha özgür ortamlara doğru ilerlemeye çalışırlar. Bunun için yeni fırsatlar yaratmaya bakarlar.

Konunun diğer bir yanı da referandum yoluna başvuranların hesaplarının ne olduğudur. Hesap herkesçe biliniyor: Halktan onay alıp tüm eylemleri için tartışma kapılarını daha da kapamak. Buna yardımcı olunamaz. Amacı belli olan referanduma gidilmesi engellenememişse, oyunu bir başka aşamada bozmanın yolları aranmalıdır. Oyun düzenleyicileri, istedikleri “hayır” oyunu alabilecekleri umudunu taşıyorlar. Haksız da değiller. Halkı politik ve ekonomik baskı altında tutmak, bilinçlerini saptırmak için yıllardır her türlü aracı kullanıyorlar. Şimdi bunun ürünlerini bir kez daha alacaklar. Bu, bozulması gereken bir oyundur. Karşısındaki kim olursa olsun, oyunun asıl sahibi, Özal'ın temsil ettiği güçlerdir. Uzun süren hazırlıklar ve pazarlıklar sonucu gündeme, binlerce antidemokratik eylem içinden yalnızca biri seçilip getirildi. Halkı aldatmaya en çok elverişli gördükleri işlemlerden birini oylamaya sunarak itibarlarını tazeletmek istiyorlar. Bu durumda herhalde doğru olan, antidemokratik eylemlerin aklandığı, yasakçılığın meşrulaştırıldığı izleniminin yaratılmasına destek olmak değildir. “Hayır” diyecek olanlar oyuna dolaysız destek olacaklardır. Boş oy vereceklerle sandık başına gitmeyecek olanlar da olayda taraf olmadıklarını savlarken aslında yasakların devamını isteyenlerin etrafını tutmuş olacaklardır. Çünkü oy kullanmamak, boş oy vermek bir durumun değişmesine değil değişmemesine katkıda bulunmaktır.

Kuşkusuz, “Hayır” oyları, ülkeyi kıyametler kopartıcı karanlıklara gömmeyecek. “Evet” oyları da güllük gülistanlık etmeyecek. Ne ki “Evet”lerin çoğunlukta olduğu bir sonuz, diğer yasakların da tartışılmasına kapı açacaktır. “Hayır” sonucu ise kapıların bir süre daha kapalı tutulmasıdır. Kapı aralamanın daha başka birçok yolları vardır. Böyle olması, bu yolun kullanılmamasını gerektirmez.

Geçici 4. Maddenin kaldırılmasına “Evet” demenin anayasadaki diğer yasakların kabulü anlamına geleceği görüşü gibi, olayın demokrasi güçleriyle militarizm arasında bir saflaşma anlamını taşıdığı görüşü de ölçüsüz yaklaşımlar sonucudur.

Demokrasi güçleri içinde yer aldıklarından kuşku duymadığımız kimi çevreler kanımca yanlış tahliller sonucu “Hayır” oyu ya da boş oy kullanmak, sandık başına gitmemek gibi bir yolu yeğlemişlerdir. Bunları militarizm safında mı sayacağız.

Buna karşın, eski AP'liler, MSP'liler, MHP'liler “Evet” oyu vereceklerini açıkladılar. Bunlar demokrasi güçlerinin içinde mi görülüyor? Refah Partisi “Allahın verdiği seçme seçilme hakkını yine allah alabilir” gibi bir laf etti. Anlaşılan onlar da “Evet” oyu verecekler. Bunlar ve tüm “Evet” oyu verecekler demokrasi güçleri olarak aynı safta mı olacağız. Ciddi olamamak ne kötü. Kendi kuyruğunu kurtarmak için çabalayanları da geçmişlerini görmezlikten gelerek demokrasi cephesinde göstermek nasıl iflah olmaz bir zaaftır. Yasaklı olmalarına karşın bu çevreler demokrasi anlayışlarını bugün de her fırsatta sergiliyorlar. Üstünde en çok durulan 4 yasaklıdan her birinin ideoloji bugün parlamentoda ve bir bölümüyle de iktidar partisinde temsil edilmektedir. Ayrıca her biri bağımsız olarak da partileşmiş durumdalar. Demokrasiden ne anladıklarını her gün yine kendilerinden öğreniyoruz.

Referandum konusu irdelenirken olası sonuçların halkın moral gücüne yapacağı etkiler gözardı edilemez. Kuşkusuz onaylananlar kendilerini daha güçlü görece ve yollarına daha da güvenle devam edeceklerdir. Tartışılmaz ki “Hayır” sonucu sadece 12 Eylül felsefesini izleyenlere moral verecektir.

Referandumun kimler tarafından ne için tezgahlandığı her fırsattan yararlanarak açıkça ortaya konulmalıdır. Oyun için getirilecek eleştirilerle birlikte olayın dışında da kalmamalıdır. Verilecek oylarla Türkeş, Erbakan, Demirel, Ecevit ve diğerleri yasaklar zincirinden kurtarılıp halka teslim edilmelidir. Belki de halk kimilerini yeniden seçerek bindiği dalı bir kez, birkaç kez daha kesecektir. Bunun önlemi yasaklamalar değildir.

Çözüm için yolun başlangıcı, özgürlük ve demokrasinin kendisine ne denli yararlı olacağının halk tarafından kavranmasıdır. Bu mücadelede halkın yer almasının sağlanabilmesidir. Halkın doğru seçim yapabilme yeteneğinin gelişmesine yardımcı olmaktır.