18 Mart 1989'da Yıldırım Koç'la yaptığı görüşmenin video kaydından alınmıştır.

SENDİKACILIK ANILARI, GÖRÜŞLERİ...
(18.3.1989 günü Yıldırım Koç'la yaptığı görüşmenin video kaydından alınmıştır)

DOKHKUZ ÖRGÜTÜ

“Biliyorsunuz, Adana Arap azınlığının bulunduğu bir yer ve ben de Arabım. O sıralar çok bağnaz, çok tutucu, ırk ayrımına dayalı bir anlayış vardı. Ve biz okullarda dışlanıyorduk. Bize etrafımızı çevirip, “hadi dokuz de” derlerdi. Biz “dokhkuz” derdik ve gülüp alay ederlerdi. Kendimizi ezdirmeyelim diye bir örgütlenme faaliyetine girdim. İlk örgütlenmem odur, örgütlenme sayılırsa. Şoven bir girişim de değildi kesinlikle, hiçbir zaman da şoven olmadım. Ama çok ağır bir baskının üstesinden gelmek için küçük çapta bir örgütlülüktü...”

50'Lİ YILLARDA İSTANBUL'DA

“Bir taşralı genç olarak İstanbul'a gittiğimde, o sıra şiir filan yazdığımı sanıyordum. İstanbul'da bazı şair arkadaşları tanıdım, hiç şiir filan da yazamadığımı anladım. İşte o melami şair sohbetleriyle filan politika bir araya geliyordu işte ne kadar olursa. O sıra özgürce konuşanlara komünist derlerdi. Hiç unutmuyorum, benim bir şiirim yayınlanmıştı İlhan Darendelioğlu'nun çıkardığı Toprak dergisinde ve “bu ancak bir komünist şairin kaleminden çıkar” demişlerdi. Oysa ne sınıf meselesi vardı, ne hegemoni meselesi vardı içinde. Sadece bir aşk şiiriydi ama aşk şiiri işte galiba biraz onların muhafazakar kurallarına uymadığı için böyle tepki gördü. Böyle başladı benim komünist “oldurulmam”. O zamanlar bir tek Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet okurduk. Kendime sosyalist dediğim halde sosyalizmin ekonomiyle ilişkisi, sınıf ilişkileri filan üstüne hiçbir şey bilmiyordum.”

TİP'E GİRİŞ

O zamanlar Demokrat Parti yanlısıydı babam ama politikayla pek ilgilenmezdi başlangıçta. Sonraları ben Türkiye İşçi Partisi'ne girdiğim zaman, babam benimle üç yıl konuşmadı. Ayrı ayrı kentlerdeydik. Ben Adana'daydım. Her pazartesi günü, o periyodu hiç şaşırmadan ama, mektup yazardım ve neden Türkiye İşçi Partili olduğumu açıklardım. Gazete haberlerini filan gözden geçirip, onlardan örnekler tutup, toplumdaki birtakım eşitsizlikleri filan da mektupta göstererek kendimi savunmaya gayret ediyordum. Günün birinde ben TİP Adana İl Başkanıyken, tam toplantı halindeyiz, 1963 belediye seçimlerine hazırlanıyoruz, babamı kapıda gördüm ve işte şimdi arkadaşlarımın yanında bir şeyler çıkacak dedim kendi kendime. Doğrusu kafama da koymuştum, doğruları arkadaşlarımın yanında, babama rağmen savunacağım diye. Gerçekten de büyük bir hınçla içeri girdi. Ne duruyorsunuz dedi, biz İstanbul'da çalışmaya başladık., TİP adına çalışmaya başlamış. TİP'in Beşiktaş ilçesine üye olmuş...

İNCİRLİK'TE SENDİKACILIK

İncirlik Üssünde çalışırken sendikanın başkanıydım. Bölge Çalışma Müdürlükleri içeri giremiyordu. İcra hakimlikleri ve memurlukları içeri giremiyordu. Bırakın icra memurlarını Genel Kurmay Başkanı içeri giremiyordu. Böyle bir şey. Dışarıdan içeri kuş uçurulmuyor. Biz o dönemde fazla mesaiyle ilgili bir dava açtık. Davayı kim karşıladı biliyor musunuz: Kennedy. Şimdi gözlerimin önünde avukata Kennedy'nin verdiği vekalet. Tüylü kırmızı bir mühür. Bir Türk bir Amerikalı avukat ve savları, biz devletiz yargılanamayız, devletler hukukuna göre yargılanırız. Yargıtay çok güzel bir karar verdi ve o sıralar galiba Milliyet gazetesi bir manşet attı: Türk İşçisi köle değil.

İyi ama icra aşamasına getiriyoruz işi, mahkum oldular, icrayla alacağız parayı, icra memuruna tebligatı astıramıyoruz, icra memuru içeri giremiyor. Oturdum ben bir basın toplantısı yaptım ve dedim ki, ne yapalım ki hukukta ihkak-ı hak diye bir şey var. Bütün vasıtalarını yolda çevireceğiz Amerikalıların ve biz kendi hakkımızı kendimiz alacağız. Tabii karıştı ortalık o sıra. Vali, vali muavini filan beni aradı ne oluyor diye. Sendika olarak bazı yürüyüşler filan düzenledik ama doğrusu TİP'teki görevlerim dolayısıyla o sendikayla tam anlamıyla ilgilenemedim. Bunun da cezasını gördüm. Bülent Ecevit'in de oradaki CHPlileri organize etmek üzere oraya gelmesiyle CHP'liler yoğun bir çalışma yaptılar ve TİP, CHP için rakipti tabii, sendika başkanlığını üç beş oyla kaybettim.

DİSK'İN GÖRDÜĞÜ LÜZUM

67 yılında DİSK'e girmediği için Yapı işten istifa ettim. Aynı yıl DİSK'in Türkiye'deki ilk bölge temsilcisi oldum. Güney bölge temsilcisi. Galiba 4 ay sonra görülen lüzum üzerine Disk bölge temsilciliği kapandı. Elimde bir sürü belgeler vardır. Kemal Türkler'le İbrahim Denizcier'in bana yazdığı takdir mektupları, örgütlenme üstüne, verdiğim raporlar üstüne filan vardır. Ama bu mektuplardan sonra bir de baktım ki görülen lüzum üzerine bölge temsilciliği kapandı diye bir yazı...

DİSK HAKKINDA

Bu idealistçe bir yaklaşım gibi görülmesin, Sendika aidatlarının ücretlerden kesilmediği dönemlerde, sendikalar çok militandılar. Elbette para çok önemli bir şey, bordrodan kesilmesi elbet sendikalara güç vermiştir para bakımından ama örgütlenme biçimleri ve felsefeleri açısından herhalde sermaye kesimi ile emeğin örgütlenmesi arasında ayrılık olmalıdır. Hatta sıradan klasik bir sendika ile devrimci bir sendikanın örgütlenmesi de ayrı ayrı olmalıdır. Bu yaklaşımla diyorum ki para sermaye için en önemli güçtür, öyleyse işçi sendikası için de önemi aynı derecede olmamalıdır, aynı dereceye getirilmiştir. Çok klasik tipler ortaya çıkmıştır. Militanca toplanmış olsaydı, işçiler bilinçlenerek kendi parasını getirip sendikaya yatırabilselerdi çok başka olurdu.

Ben konjonktürel durumun DİSK'in kuruluşu için uygun olduğunu düşünüyorum ama Disk'in başarılı bir çalışma yaptığı kanısını taşımıyorum. Eğer ülkenin somut gerçeklerine ve izinde yürüdüğü sosyalist anlayışa, sosyalizmin temel ruhuna uygun bir çalışma yapmış olsaydı eğer işçilerin birliğini kendi çatısı altında önemli ölçüde gerçekleştirebilirdi. DİSK kuruldu ve ondan sonra toplu sözleşmeler yapmaya başladı, Şimdi gözlerimin önündedir ve toplu sözleşmeler basılır ve arkasında bizim işkolumuzda Türkiş falan işyerinde şu kadar ücret almıştır, biz ise şu kadar ücret aldık, işte şu kadar şu yararları sağlamıştır biz şu yararları sağladık diye, tam böyle ekonomizmi bile dejenere eden bir rekabete girişti. Türkiş'le rekabet bu platformda gerçekleştirilmeye kalkışıldı. Ve aldık derken sendikacılar bürokratik bir yaklaşım içerisinde bunu sundular yani alan işçinin kendisi filan değildi sendikacılardı. Türkiş içerisinde de toplu sözleşme pazarlığından çıkan sendikacı, eğer aldığı sonuç başarılıysa alkışlanıyordu disk içinde de alkışlanıyordu. Her ikisinde de alkışlanan sendikacıydı. Yani o diskin çok güzel ortaya koyduğu tabanın söz ve karar sahibi olması meselesi havada kaldı. Doğrusu kendinden bekleneni yapmadı DİSK.

ASİS ve ELKA GREVİ

ELKA grevinde 850 işçi vardı ve işçiler sendikalarının toplu sözleşmeyi bütün işçilerle birlikte yaptıklarını biliyorlardı zaten biz onları ilk örgütlerken bunu da anlatıyorduk. Biz özellikle o dönemlerde her üye olacak işçiye sendikanın tüm ilkelerini anlatıp ondan sonra üye yapıyorduk. Neredeyse bazı işçiler, iyi tamam anladık olacağız üye dedikleri halde bile biz durmayıp anlatıyorduk. Fakat işveren toplu sözleşmeyi işçilerle birlikte görüşmemizi istemedi. Tek neden buydu. Öyle bir noktaya geldi ki işveren, “ne diyorsanız verin ben metne imzamı atacağım ama beni işçilerle karşı karşıya getirmeyin” diyordu. Bizim grevlerimizde enteresan şeyler vardı. İşçiler de kalksın toplum karşısında konuşabilsin diye grev yerinde kürsü kurardık. Zaman zaman sendikacı arkadaşlar kürsüye çıkıp anlatıyorduk; bakın her şeyi veriyorlar, ne diyorsunuz, diye soruyorduk. İşçiler kürsüye çıkıp, “hayır bizi insan yerine koymayan anlayışla toplu sözleşme imzalamayız” diyordu. Üç kez kalkıldı ciddi bir biçimde sendikacılar tarafından durum açıklandı ve ne diyorsunuz diye soruldu, üç kez işçiler tarafından reddedildi; hayır biz hep beraber toplu sözleşme yapmak istiyoruz. Orada da arkadaşlarımız parasız pulsuzdular. Sendikanın gücü yoktu. Yardım eden sendika yoktu çünkü bu görüşme yöntemini benimseyen bir ikinci sendika yoktu, bugün de var olduğunu sanmıyorum. Ve bu arkadaşlarımızın tek gelir kaynağı, sendikanın yayın organı Bir Mayıs gazetesinin satılmasıyla elde edilen gelirdi. Doğrusu sendikaların hiçbirinden yardım gelmediği halde 850 grevci içinin kazanı özellikle DİSK'e bağlı ama bir bölümü de Türkiş'e bağlı işçiler tarafından kaynatılıyordu. Grup grup işçiler geliyordu. O sırada DİSK hiçbir işçi olmayan devrimciyi grev yerlerine sokmuyordu. ASİS'in bütün grevlerinde fraksiyon farkı gözetilmeksizin bütün sosyalistler yer aldı.gelirlerdi, davetliydiler hepsi. ASİS'in orada düşündüğü şey şuydu. Sosyalistlerin birbirleriyle ayrılıklarının önemli bir nedeni halkla ilişkilerinin az olmasıdır, işçi sınıfıyla özellikle. Talepleri iyi saptayamamalarıdır. Düzeyi iyi saptayamamalarıdır. Böyle bir işçi aydın ilişkisi her iki tarafa bir şeyler verecektir. Bana göre verdi de.

DİSK'le sendikacılık felsefesindeki ayrılık tüzük maddeleri haline gelmiştir. Ne demişiz tüzük maddesinde: Sendikacılık bir meslek olmamalıdır. O nedenle hiçbir sendikacı iki dönem üst üste seçildikten sonra üçüncü dönem adaylığını koyamamalıdır demişiz. Çünkü hep biliyoruz, işçi arasından seçilen sendikacı ertesi gün mahallesini değiştiriyor, oturduğu evi değiştiriyor, giyimini değiştiriyor, ilişki kurduğu insanları değiştiriyor. Tastamam bürokratik bir havaya giriliyor. Yani şu sendikacılık kadar insana psikolojik olarak hızla sınıf değiştirten başka hiçbir şey düşünemiyorum. İşte bunun önlemini almak lazım.

Doğrusunu isterseniz, bizim önlem olarak getirdiğimiz şeyler tam bir önlem olmayabilir ama geliştirilmesi için ipuçları olarak sayılması lazım bunların. Ne önlemler getirdik biz tüzük hükmü olarak: Dedik ki iki dönem üst üste seçilmelidir yöneticiler, üçüncü dönem seçilmemelilerdir. Bir dönem geçsin ondan sonra seçilsin dedik. Ondan sonra dedik ki hiçbir sendika yöneticisinin alacağı ücret, o işkolunda çalışan en kalifiye işçinin ücretinden daha fazla olamaz., olmamalıdır. Ayrıca 200 işçiye kadar olan her işyerinde her 10 işçiye 1 konsey üyesi, 200'ü aşan işyerlerinde 20 işçiye bir konsey üyesi seçilmelidir dedik. Bu işçi konsey üyeleri de belli periyodlarda toplanıp sendikanın genel politikasını, işyerinin özel durumlarını ilgilendiren kararlar almalıdır. Ondan sonra şube konseyleri, işyeri konsey üyelerinden oluşmalıdır, onlar ise doğruca genel merkezin eğitim örgütlenme politik yaklaşım, eylem biçimleri konularında söz sahibi olmalıdır. Oralarda tartışılarak alınan kararların uygulanışı çok kolay oluyordu. Çünkü kendi önerisine sahip olmaya başlıyordu. Bunlar ve buna benzer şeyler ASİS'te uygulanmaya başlanmıştı. Yasal olağan genel kurul hakkını kullanmaktan öte, ayrıca konsey üyelerinin çoğunluğuyla, olağan kongre süresini beklemeksizin, konsey iradesiyle sendika yöneticileri genel başkadan aşağısına kadar her an değiştirilebilir.

Tabii bütün bunlar bizim kendi kafamızın icadı değildi. Tüzükteki bu hükümleri biz, bir defa, burjuva demokrasisinin bu konudaki yaklaşımımıza yardımcı olan hükümlerinden aldık. Kendi yaşamımızdaki deneylerimizden aldık ve asıl önemlisi Paris Komünü deneyiminden aldık. Biliyorsunuz, Paris Komünü'nde yönetici ücretlerinin işçi ücretlerinden fazla olamayacağı, yöneticilerin her an geriye çağırabileceği gibi hükümler vardı. DİSK özellikle Kemal Türkler başkan buna çok diş biledi. Bir cuntacı kafayla, ELKA grevine el koydular ve grevin sonunu berbat ettiler. Biz orada, on iki saatten iki vardiya ve eğitimiyle dosdoğru, insan ilişkisiyle sımsıcak, her işçinin sorumluluk duygusu içerisinde ve çok gönülden yürüttüğü o sıcak havayı dağıttılar ve el koyar koymaz, sonradan 12 Eylülün yaptığı gibi, “nöbetçiler dışında kimsenin kalmasına gerek yoktur, bütün işçi arkadaşlar dağılsın” dediler. El konmasından sonra bir gün Mehmet Ali Aybar'la İstanbul'dan Ankara'ya geçiyoruz bir arabayla. “Grev yerine bir uğrayalım mı hocam” dedim. Uğradık ve ikimiz hüngür hüngür ağlamaya başladık. Bir tek nöbetçiler var ve elini arkasına koymuş Maden İş'ten görevli bir adam yürüyor, eski grevci nöbetçiler onun yanında ve “nerede bizim eski grevimiz” dediler. İnsanın o dinamizmi o şevkli katkının bu hale getirilişi karşısında pek öyle duyarsız kalabileceğini zannetmiyorum. Ve bir sonuç alınamadı. “Kapatıyor işveren ne yapalım” dediler, kapatmasına izin verildi. Biliyorsunuz grevde işyeri kapatılamaz.

DİSK, ELKA'ya el koyduktan sonra, İzmir DİSK bölge temsilciliğini tüzükte resmi adres olarak göstererek ve asisin karşısına, yani üyesi olan bizim karşımıza, ağaç iş kolunda sendika kurdurdu. İzmir genel merkezliydi. Tutmadı sendika. Üyesine karşı, kendi adresini vererek alternatif sendika kuruyor! Bakın mücadelemiz nereye karşı ve ne düzeyde.

ASİS hiçbir zaman büyük ve paralı bir sendika olamadı. Kurulur kurulmaz 8 Aylık Tepe Mobilya grevi, 8 aylık ELKA grevi, 108 günlük Ulusoy grevi, Adana'da direnişler filan etimiz ne budumuz ne, örgütlenmeye çok hızlı giremedik. Karşımıza gerçekten iki zıt güç vardı. Klasik bir sendikacılık anlayışı ve bir de devlet anlayışı sermaye anlayışı vardı. Çok yalnızdık ama çok yalnız.

TEPE MOBİLYA GREVİ

Tepe Mobilya grevini işçiler 8 ay sendikadan bir tek kuruş almadan yürüttüler. Böyle bir grevdi, O grev de asisin tüm grevleri gibi şöyle yönetiliyordu: Konseyler seçiliyor, bir merkezi konsey, onlara bağlı örneğin grevde nöbet durumunu, grevde eğitimleri, diyelim ki gıda meselesini, greve katılan arkadaşların aileleriyle ilişkileri, onların morallerini ayakta tutmak meselesini düzenleyen konseyler kurulur. Sendikacılar biraz akıllı olsalar, insan, yahu arkadaş sen görevlisin dediğin zaman o insan işin içinde oluyor, “efendim grev kırıcısı çıktı”, olmuyor.

Düşünebiliyor musunuz, 8 ay belli bir bilinçte olmadan bir tek kuruş almadan grev yaptılar. Tepe Mobilya biliyorsunuz Beytepe'de, ben de dahil olmak üzere zaman zaman nöbet değişimlerine yaya gidiyorduk oraya. Bir Allahın belası kış içinde. Böyle 8 ay direniyorlar ve direnirken de iki vardiyaya ayrılıyorlar – her grevinde böyledir ASİS'in - bir vardiya 12, öbür vardiya 12 saat. Yani 8 saat işveren için çalışırken, greve girdiğinde hiç para almadan, kendisi için 12 saat çalışıyor. Bütün mesele kendine güven veren organizasyon, bütün mesele bu. Grevin sonunda Tepe Mobilya'da bütün işçilerle toplu sözleşme imzaladık. Bu, benim bildiğim dünyada tek örnek. Bir fabrikada bütün işçilerle beraber, bir yanda işçiler, bir yandan işverenler ve temsilcileri ve bir yanda sendika. Salonda işçilere mikrofon dolaştırılıyor, işçiler kendi hazırladıkları taslak üzerinde her madde için konuşuyorlar. Bir defa taslağı da kendileri tartışarak hazırlamışlar.

Böyle organizasyonlar sendikacıya da kolaylık sağlar. Biliyoruz, işçinin kurtuluşu kendi eseri olacaktır denir. Tamam güzel. Ancak işçinin kendisi bir araç içinde yönetici olmaya başlamadan kurtulması mümkün değildir. Yani sendikasını, kendi sendikasını işçiden kıskanan bir kadro, devleti ona vermez. Verir mi ya! Sendikasını, partisini kıskanıyor, devleti ona verecek! Verir mi! Sendika, özellikle parti, muhalefetteyken bir mihnet bir ceza gibi. Yani böyle bir nimet filan vermiyor ki. O zamanda bile onu işçiden kıskanan kadro, nimetlerin kaynağına el koyunca verir mi? Vermez. Kaldı ki verse bile toy, deneysiz bir işçi kadroya vereceği için, başarılı olmaz. Partilerde tabandan gelmek iyidir filan deriz. İşçi için bunu demiyoruz, sendika için bunu demiyoruz. Sendikada hep tepeden, buyuran - buyurulan ilişkisi içerisinde. Böyle bir düzen içerisinde sonra biz, sendikacılar hapisanelere filan düşüyoruz ve işçi niye arkamızda değil diyoruz. Askeri müdahaleler geliyor, sendikaları kapıyor, partileri kapıyor, “niye çıt çıkmıyor kardeşim, işçiden kimse niye gelmiyor” filan deniyor. Bu aydın takımının hele aydın bürokrat takımının halka bu biçimde bakması zaman zaman beni çıldırtıyor. Halkı, kendi içinden çıkan insan da, içinde olmayan insan da bir tarafa itiyor, ondan sonra başı dara düştüğünde halkı kınıyor. Böylesi bir nankörlük çok az görülür. Büyük nankörlük gibi geliyor bana. Siz her şeyi elinden alın, kendi sendikasının yönetimini vermeyin, uzak tutun ondan sonra başınız belaya girdiği zaman, nerde bunlar deyin. Disk'te 1 Mayıs kutlama kutlamama meselesiyle ilgili tartışmalar sırasında, bir keresinde yöneticilere“bizim işçi arkadaşlarımıza daha çok ihtiyacımız olacaktır” demiştim. Şimdi böyle bir şeyi söylemek zorunda kalmak ne acı di mi. Bizim işçi arkadaşlarımıza daha çok ihtiyacımız olacaktır. Ama olay da buydu ve bunu da ancak böyle anlatabilirdim. Sonradan gördük işte, ortalama 5 işçi filan gidiyordu ve boş kalıyordu DİSK davasında salonlar...

SABIKASIZLIK DOSYASI

1962 yılında işçileri isyana teşvikten ilk kez yargılandım

1966 yılında da halkı Amerika aleyhinde tahrik ve Amerikan tesislerini tahrikten yargılandım. Bu ilginç bir şeydi, Adana'da biraz spontane olan ve on bin kişiyi bulan bir hareketti.

1971'de İsrail başkonsolosu Elrom'un kaçırılmasından dolayı rehine olarak 49 insanla birlikte Davutpaşa kışlasında hapsedildim.

71'de yine Yıldırım Beyazıt askeri hapishanesinde kaldım.

73'te 9 gün kontrgerilla olmak üzere 16 gün hapishanede kaldım.

1975'te komünizm propagandası ve Milliyetçi Cephe hükümetinin manevi şahsiyetini tahkirden yargılandım.

En son da 1986 yılında sosyalist bir partide parti içi demokrasi nasıl olmalıdır panelindeki konuşmam dolayısıyla 3 ay hapishanede kaldım.

Ama bugüne kadar yargılandığım hiçbir savdan dolayı mahkum olmadım . Yani yüz akı mı değil mi çok tartışılır ama, bu konuda sabıkam yok, “onların” deyimiyle.