29 – 30 – 31 Temmuz 1995 günlerinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan “Sosyalistler Tartışıyor” başlıklı yazı dizisi kapsamında yapılan söyleşi.

Bir süre önce feshedilen Sosyalist Devrim Partisi'nin kurucuları arasında yer alan ve genel başkanlığını yapan Cenan Bıçakçı ile “Dünyada ve Türkiye'de Sosyalizmin Geleceği” üzerine konuştuk. 1960'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi Adana İl Başkanlığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği yapan, ardından partinin 1968 kongresinde Behice Boran ve arkadaşlarının oluşturduğu Emek Grubu'na karşı Mehmet Ali Aybar'ın grubunda yer alan Bıçakçı, Türk sendikacılık yaşamında da önemli bir yere sahip. Gazetecilik mezunu olan Bıçakçı, Türkiye Yapı – İş Sendikası Güney Bölge Başkanlığından sonra Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası'nı (ASİS) kurarak genel başkanlığını yaptı ve önemli grevleri yönetti. TİP'te görev yaptığı sıralarda sosyalizmin bağımsız olması, Sovyetler Birliği ya da Çin Halk Cumhuriyeti yanlısı olmaması gerektiğini savunan Cenan Bıçakçı örgütlenmenin de aşağıdan yukarıya doğru olması için mücadele etti. Bugün de sosyalizmin geleceğinden umutlu olduğunu söyleyen Bıçakçı'ya yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

•  Sovyetler Birliği'nde sistemin çökmesiyle hem Türkiye'de hem de dünyada sosyalizmin “öldüğüne” ilişkin tartışmalar başladı. Bu çerçeveden hareketle bakıldığında, dünyada solun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

BIÇAKÇI - Dünyada sosyalizmin gelişmesi, oluşması için her şey hazır. Objektif olarak her şey hazır ama subjektif olarak ne yazık ki değil. Bilindiği gibi Marks, artık acze düşecek bir kapitalizmin sonucunda bir güzel alternatif olarak getirdi solu, sosyalizmi. Belki onun dediği gibi gelişmedi her şey. Ama bugün kapitalizm; adına liberalleşme de dense neoliberalleşme de dense çok büyük sancılar çekiyor. Ve bütün dünyada palyatif birtakım önlemlerle bu yıllara gelen kapitalizm artık geçici çözümler bile bulamıyor. Globalleşme gibi şeylerin çözüm olması mümkün değil. Çünkü birbirlerine çok benzemeyen sosyopolitik, sosyoekonomik yapılar bir araya gelemeyeceklerdir. Ama adını değiştirerek yeni birtakım planlamalarla birkaç soluma daha kazansın isterler. Objektif olarak durum bu. Gene objektif olarak, bir şeyin bitimiyle yeni seçenekler çıkar, yeni seçenekler aranır. Seçenek de belli; özel mülkiyete karşı toplumsal mülkiyet. Bu, sadece birtakım meta ya da üretim aracı için değildir, yönetim için de böyledir. Halbuki bir yandan piramidal bir yönetim biçimiyle ekonomiyi, diğer yandan piramidal bir biçimde siyasi otoriteyi yürütmek istiyorlar.

İnsanlar, toplumlar nasıl gelişirse gelişsin öyle bir noktaya geldiler ki, dünyada bu gibi şeyleri reddetmeye başladılar. Hatta kendileri üretim biçimini değiştirdiler. Esnek üretim biçimi dediler, yönetime işçilerin katılması dediler. Bize bile ithal edildi biliyorsunuz, Sabancı'nın lastik fabrikasıyla. Tabii aldatmaca bir şey. Bu, ömrü uzatmak için çare aramaktır. Yani bence bu soru “Türkiye'de sosyalizmin, Marksizmin geleceği ne olacaktır” biçiminde değil de “Bu ivme nasıl kazanılacaktır, can çekişen bir şeyin karşısına bir diri nasıl çıkarılacaktır” şeklinde olmalı herhalde. Çünkü gerçekten can çekişiyor. Bütün dünyada Sovyetler Birliği ayaktayken bu can çekişme edebiyatı Türkiyemiz'e de varana kadar çok gelişti. İlerleyen sosyalizm, gerileyen kapitalizm falan dendi, birtakım krizlerden söz edildi. Aslına bakarsanız, o birtakım sosyalistlerin umut edebiyatıydı. Daha o sıra Ay'a yarıştaydılar. Yani o kadar gerilememişlerdi, palyatif birtakım önlemlerle geçici çözümler bulabiliyorlardı. Şimdi artık bunu bulamıyorlar. Ama bugün kapitalizmin car çekişmeye başlaması, eskisi gibi edebiyat değildir. Şimdi asıl üstünde durulması gereken şey galiba nasıl olacağıdır.

•  Dünyada sosyalizmin öldüğüne dair ileri sürülen tezler, işçi sınıfının ortadan kalktığına, çünkü teknolojinin işçi sınıfını yok ettiğine dayandırılıyor. Teknoloji işçi sınıfını yok etti mi gerçekten?

BIÇAKÇI - Sosyalizmin ölüşünü bir şeye bağlıyorlar. Şimdiye kadar adına sosyalist denen, öyle etiketlerle yaşayan birtakım ülkeler oldu ve o ülkelerde bir şeyler çöktü. Buna bakarak sosyalizm çöktü deniyor. Halbuki sosyalizmde ön şey ne: iktidarın adresi, iktidara sahip olacak sınıfın adı.

O nedir, işçiler, emekçiler, yani üretenlerdir. Ve tabii asıl arkasında olan gerçek, ezilenler, sömürülenlerin iktidarı olacak. Dikkat edin, çökmüş hiçbir yerde, bir tane ülke gösterilebilir mi ki orada gerçekten toplumun ezilmiş insanları, işçileri, emekçileri iktidarda olsunlar…

Böyle bir ülke çökmedi hiç, böyle bir ülke olmadı hiç çünkü. Ve olmadığı için de sosyalizm olmadı. Şimdi bunun karşısında bir de işçi ve emekçilerin iktidarı dendiği zaman gelişen teknoloji karşısında bu sayılar azalıyor gibi bir şey çıkıyor ortaya. Doğrudur, bu sayılar azalıyor. Ama bir toplumun ezilen insanlarının ezilmişlikten kurtulacağı düzenin adı sosyalizm. Ezilmiş insanlar eğer çoğunluktaysa aynı zamanda demokrasinin adı sosyalizm. Yani çoğunluğun iktidarı, tabii azınlığın katılımcılığıyla bir demokratik oluşum meydana getirir. İsterse üretim hep robotlara dayandırılmış olsun. Eğer gerçekten eşitliğe dayalı bir düzen olmasa orada da ister beyaz yakalı olsun, ister üretime yardımcı insanlar olsun, onlardan bir bölümü ezilecektir, eğer sosyalizm denen eşitlikçi düzeni sağlayamazsan.

O nedenle buraya takılmak isteyen insanlar çok şabloncu görüyorlar meseleyi. Mesela “proleteryanın diktatöryası” filan deniyor. Bakıyorsunuz, Türkiye'de proleterya tanımı içine girecek insan sayısı 1 milyon 800 bin. Bu kadar! Şimdi ben klasik bir yaklaşımla proletarya diktatörlüğünü savunursam bir azınlığın diktatörlüğünü savunmuş olacağım. Bu ölçekte benim demokrat bile olmayacağım düşünülebilir. Azınlığın diktatöryasını savunan bir insanın demokrat bile olması mümkün değil.

Sosyalist düzende kamulaştırma bir araçtır. Sosyalizm adına özel sektör kalkmış. Sovyetler Birliği'nde diyebilir miyiz ki özel sektör hala vardı. Özel sektöre çok başarılı bir biçimde son verilmişti ama insanların birbirlerine sömürmesine asla son verilemedi. Bunların hepsi bir yöntem. O nedenle eğer günün birinde her şey robotlar elinde bile olsa, eşitlikçi bir insanın, yani sosyalistin durup tahliller yapıp “peki kimler sömürülüyor acaba” diye bakması lazım. Kim sömürülüyorsa orada onun söz ve karar sahibi olacağı kadar bir pay alması gerekiyor. Teknolojinin gelişmesi bir de bu nedenle sosyalizmin çökmesini, bitmesini getirmez. Bir tek şey vardır, sömürü devam ettikçe sosyalist mücadele devam eder. Gerçek ve tanım bu olmalı.

Benim yıllarca hazırladığım belgelerde, her türlü sömürüye ve yeni sömürü biçimlerine, diye bir söz vardır. Her türlü sömürü bugüne kadar sürdürülen sömürü. Ama sömürmek isteyen güçlerin nasıl yeni sömürü biçimleri yaratacağı bilinmez. Şimdi bana sorsanız, ne bu yeni sömürü diye. Doğrusu bilmiyorum. Onlar bilmek zorunda aslında.

•  Sosyalistler yüzlerini 2000'li yıllara çevirdiklerinde neler görüyorlar? 2000'li yılların sosyalizmi sınanmış sorunlarından arınacak mı?

BIÇAKÇI - Bütün dünyada halklar nasıl yaşıyor, nasıl davranıyor ve nasıl karşı çıkıyorsa öyle olacak. Ama eğer globalleşmeye karşı emekçilerin enternasyonalizmi oluşabilirse bugünden, şöyle olabilir diye bir şeyler yürütebiliriz. Ama ülke ülke sorarsanız daha akılcı yanıtlar verebilirim. Çünkü yeni sömürü biçimleri nasıl uygulanacaktır gibi, yeni sömürü biçimleri emekçi çevreleri tarafından nasıl algılanacaktır da çok önemli. O nedenle vereceğim yanıt bir kehanetten öteye geçemez. Yalnız genel hatlarıyla, doğası gereği ölmek zorunda olan bir şeye karşı bir seçenek çıkacak. Uygulaması çöken sosyalist etiketli ülkelerde eskiye dönüş gerçekleştiğinde, doğal olarak yanlışlardan arınma yoluna gidilecektir. Sosyalizme ilk kez geçecek ülkelerde ise bu yanlışların daha az yaşanacağını sanıyorum.

•  Dünyada milliyetçilik hareketleri sınıf hareketlerinin önüne geçti. En azından bugünün pratiği bunu gösteriyor. Milliyetçilik sınıf mücadelesini bir anlamda sekteye mi uğratıyor?

BIÇAKÇI - Kapitalizmin ömrünü uzatmak için geçici bir çözüm olarak sosyalist mücadelenin önünü kesmek üzere konulmuş bir şey. Yalnız bunun sürecinin çok uzun olabileceği düşüncesini taşımıyorum. İnsanların doğası gereği materyalist olmak zorunda olduğuna inanıyorum. Ve o doğadan hareketle insanların günün birinde birbirini niye boğazladığının mantığını bulamamasının sıkıntısını çekeceğine inanıyorum. Bu nedenle sömürüyü sürdürürken bütün dünyada sömürü düzenine egemen olan patron devletlerin – başta Amerika – sömürü yaptığı dönemlerde ve o sömürüyü sürdürdüğü coğrafi bölgelerde böyle şeyler izlemesi mümkün olmayacak. Ama başka çareleri yok. Onun karşısında da emekçi kesimler, gerçekten yana halktan olan kesimler, o çaresizlik yaşayan sömürücü güçlerin bundan dolayı kendilerine ekmek vermediklerini görecektir. Dünyada 1917'lerde ortaya çıkan bir düzen, insanın kendini ifade etme özgürlüğünü her alanda verebilseydi, bugün çöküşüyle birlikte sömürücü güçlere böyle bir fırsat vermeyecekti, zaten çökmeyecekti. O zemin onun tarafından hazırlandı ne yazık ki. Ve ne yazık ki gelişmemiş ülkeler için Sovyetler Birliği ve benzeri ülkelerdeki uygulama, hayattayken de sıkıntılar yaşattı, ölümüyle de büyük sıkıntılar yaşatıyor.

•  Sizce Sovyetler Birliği'nde ve özellikle Yugoslavya'da milliyetçilik temeli üzerinde yoğunlaşan parçalanmışlığın, sosyalizmin çağdaş sorunlarıyla ilintisini kurmak mümkün mü?

BIÇAKÇI - Sosyalizm insanın ekonomik yaşantısı dışında birtakım özellikler ve özgürlükler sunan bir düzen, baskıyı kesinkes reddeden bir düzen. Tabii şimdiye kadar ekonomik bir şeyler sağlandığı zaman her şey halledilir diye düşünülüyordu. Ekonomik büyümeyle ifade ediliyordu sosyalizm. Ben bir ara Sovyetler Birliği'ne gitmiştim. Bakü'de birisi durdurup bana, “siz Türk?” dedi, evet dedim. “Sizde müslümanlık var”, evet var. “Ne kadar” dedi, ben tabii egemen güçlerden öğrendiğim gibi, “Yüzde 90'larda” dedim. “Hayır hayır her gün ne kadar var” diye sordu. Anladım ki her gün kaç vakit namaz kılınıyor diye soruyor. Beş defa dedim. “Bizde iki defa” dedi, “bir sabah, bir akşam”. Bizde açlık var, işsizlik var sizde yok filan dedim. “Bu mu olsun o mu” dedim, her ikisi olsun diye bir ters cevap verdi. 1978'di sanıyorum. 1917'den 1978'e yıllar geçmiş, insanlar birilerini çevirip gizli gizli eğer bunu soruyorlarsa orada bir şey patlayacaktı. Orada bir şeyi patlatacak şey aslında sosyalizm olmayan bir şey. İnsanların yapısı değişmedikçe inançları değişmez. Kemalizm de bunu uyguladı. Hakikaten bu ülkede camiler askeri depo yapıldı, bu ülkede şalvar giyen insanların şalvarları bıçaklarla yırtıldı ve zannedildi ki birtakım yasalarla her şey halledilecek.

Sovyetler Birliği Türkiye'nin Kemalizmi gibiydi. Aynı Cumhuriyet sonrası Kemalist yapılanma gibi tepeden inme, buyrukçu, yasalara dayalı birtakım şeylerle insanın yapısının değiştirilemediğini düşünmeden yaptırımlar uyguluyorlardı. Şimdi bu uygulama, görüyoruz ki birtakım patlamalara neden oldu. Ne güzel ki, insan bu. Doğrusu isterseniz böyle bir aşamadan geçmiş Sovyetler Birliği'nde insanların kuzu kuzu kalmaları ve o tepkiyi bir potansiyel olarak bile yaşamamaları beni üzerdi. Aslına bakarsanız, ben bu tepkinin olumlu yöne çevrilmesiyle gelecek günlerin aydınlanacağına inanıyorum. Bir de o tepki olmasaydı ne yapardık diye düşünüyorum. Tabii bir yandan da insanların birbirlerini boğazlamasına içim yanıyor.

•  Türkiye'de bugüne kadar sosyalist hareketin yanlışları neler oldu size göre?

BIÇAKÇI – Türkiye'de örgütlü sosyalist hareket 1910'larda başladı ve yanlış başladı. Ama yanlışıyla doğrusuyla hepimiz onun mirasçısıyız. 1910'lardan bugünlere 85 yıl geçmiş. Bu süre içinde ne yazık ki sadece altı yıl gerçekten sosyalizme uygun düşebilecek bir çaba sarf edilmiş. 1962'den 1968'e kadar. Bu rakamın, halkı suçlayan birtakım insanlar için çarpıcı olması lazım. Bu altı yılda ilk kez Türkiye'de halka dönük, halkı ciddiye alan bir çalışma yapıldı. 68'den bugüne kadar sosyalistler halkı unutup birbirleriyle mücadele etmekteler.

•  Doğu Perinçek bunun tam tersini söylüyor. “İşçi Partisi halka dayanan, emeği özgürleştiren bir sosyalizmi inşa teorisi, programı ve siyasetleri üretti. Bu yüzden ancak İşçi Partisi öncü parti olarak kitleleri harekete geçirebilir ve devrim yapabilir” diyor.

BIÇAKÇI – Doğu Perinçek'in bu tersliklerine bayılıyorum. Halkla birlikte olmak üretici bir olaydır. Yani halk bizatihi üretici bir şeydir. 1962'lerden 68'lere halk sosyalizme hiç değilse yüzde 4'lere varan bir oranda oy verdi. Ama bugün düşe düşe binde 2'yi gösterdi. Doğu Perinçek'in partisi ne yazık ki (bundan her sosyalistin üzülmesi gerekir) binde 2'lere varan bir oy aldı. Halkla beraber olmak, üretmek demek. Üremiyor. Öyleyse bir yanlışlık var. O yanlışlığı ben kesinkes iki şeye bağlıyorum.

Birincisi, halkın kendi düzeni olması gereken sosyalizmi halktan kıskanmaktır. Öteden beri sosyalist olmak, devrimci olmak süper insan işidir. Yani öyle sıradan insan işi, baldırıçıplak işi değildir. Aslında düzen, baldırıçıplakların mücadele vereceği bir düzendir. Ama elitlerin düzeni olarak, süper insan düzeni olarak gösterilmiştir. Ve bu, dünyada sosyalizmin daha doğmadan ölmesine neden olan, iflahını kesen bir örgüt biçimini yaratmıştır.

Merkeziyetçi bir örgüt biçimi bir öncüler teorisi yaratmıştır. O öncüler teorisi halkı dışlamaktır. Kadın hamamından kadınları kovup erkekleri içeri almak gibi bir dışlamadır bu. Yani, biz sosyalistler olarak halk cumhuriyetlerini yıllarca yadırgadık, küçümsedik. Ama küçümsemeyen sosyalistler, sosyalist partilerin yönetimine, hatta sosyalist düzenin özlemlerine bile emekçi halkı yaklaştırmadılar.

Bu, Kemalist örgüt biçimiyle Leninist örgüt biçiminin benzerliğini gösterir. İkisi de halkı dışlar, ikisi de yönetimi kendisine yararlı olabileceği, yararlı olması gereken insanlar topluluğunu dışlar ve her ikisi de burnundan kıl aldırmaz biçimde her şeyi bilen insanlar kadrosuna dayanır.

Aydın uğraşı haline gelen ve özellikle onun tekelinde kalan sosyalist mücadele içinde kendine özgü hiçbir şey yoktur Türkiye için; Aybar'dan başka bir şey yoktur. Şu sıralarda ölümüyle birlikte gündeme geldiği için Aybar'ın tartışılmasıyla birlikte ele alınması gerektiğine inanıyorum. Türkiye'de sosyalizmin neden giderek gerileyen bir mücadele biçimi olduğunu düşünen insanların yapması gereken şeydir. Benim içim rahat. Benim içim, rahatsızlıklar içinde rahat. Ben neden gelişmediğini biliyorum. Kendi sahibiyle verilmeyen bir mücadelenin başarılı olması mümkün değildir. Eğer sosyalizm, işçilerin ve emekçilerin düzeniyse, üretenlerin düzeniyse onlar o mücadeleyi vereceklerdir. Bütün sıkıntılar budur, bu ise bir örgüt biçimini gerektirir.

Öyle bir örgüt biçimi seçeceksiniz ki isterseniz 15 kişi olun, o 15 kişi içerisinde 15'inin birden, mümkün olan her yerde doğrudan demokrasiyi uygulayabileceği bir örgüt modelini seçmek lazım. Yanlış anlaşılmasın, 15 değil, 15 milyon, 30 milyon kişi de olsa aynı demokrasi uygulanabilir. Biz sosyalistler olarak en fazla dinamizme sahip olan bir sınıfa dayanmak istiyoruz. Ama bir avuç elit yöneticinin hegemonyası altında bulunan bir partinin koyacağı eylemde, merkezi bir örgüt yapısının sonucu olarak, en dinamik sınıf olan işçilerin eylemlerde bile kendi dinamizmini aktarması mümkün değildir. Bir şeyde söz ve karar sahibi olan adamın yapacağı iş sağlam yürür, amaçlı yürür. Türkiye'de insanların katılımını sağlayacak yeni örgüt biçimleri bulmadıkça sosyalizmin bir şey kazanması bence mümkün görünmüyor. Ancak belki sosyalizm adına devlet ele geçirilebilir. Bu sosyalizm değil. Herkes devrimi devleti ele geçirmek diye tanımlıyor. Devrim, devlet ele geçirildikten sonra yapılacak işlerdir. Üretim ilişkilerinin değişmesidir ve bu üretim ilişkilerinin değişmesinden yeni şeyler üreterek insanı değiştirmektir.

•  Sizce nasıl bir strateji izlenmeli Türkiye'de?

BIÇAKÇI – Önce sosyalizmi bir akademik uğraş gibi görmekten uzaklaşmayı başarmak gerek. Türkiye'de devrim stratejisini tartışmaktan önce yapmamız gereken işler var. Strateji, güçler dengesinin hesabıyla başlar. İster niceliğiyle, ister niteliğiyle olsun, aradığımız güç emekçilerdedir. Onlar işçilerdir, yoksul köylülerdir. Onlar küçük esnaf ve zanaatkarlardır. Kamu çalışanlarıdır. İşsiz emekçilerdir, emeklilerdir. Emekçiler, çalışabilir nüfusumuzun yüzde 90'ını oluştururlar. Onlar olmadan Türk'ün Kürt'e, Kürt'ün Türk'e kırdırılması önlenemez. Onlar olmadan Alevi kıyımları durdurulamaz. Onlar olmadan yaptıklarımızın adı mücadele bile değildir. Toplum, ölüm – kalım savaşı içinde yeni seçenekler arıyor. Oysa bugün, düzene seçenek oluşturabilecek hiçbir siyasi yapılanma yok. Kurulu bulunan sosyalist partilerden hiçbiri etkili eylem gücüne ve emekçileri örgütleyebilecek projelere sahip değil. Birleşme çabaları da olumlu sonuçlara vardırılamıyor. Sosyalist partiler dışında duran sosyalistler, partileşmiş sosyalistlerden birkaç kat fazla sayıdadır. Bu çevrelerden bir bölümü yeni partiler kurma çabasındadır. Şimdiden yeni iki partinin daha kurulması kesinleşmiş durumda. Bu parçalanmışlıkla, düzene seçenek oluşturacak gücü yakalamanın olanağı yoktur. Dağınıklığı durdurmak, mücadeledeki tıkanıklığı aşmak zorundayız. Koşullar yeniden yapılanmayı gerektiriyor. Bu nedenle, biz Sosyalist Devrim Partisi'ni geçen ay genel kurul kararıyla kapattık. Partimizi, yeniden yapılanma hareketlerine, herkesin eşit ve bağımsız bireyler olarak katılabilmelerini sağlamak ve dağınıklığı mümkün olduğunca engellemek için feshettik. Bu kararımız, aynı zamanda diğer sosyalist partilerle sosyalist örgütlenmelere, yeniden yapılanma için kendilerini feshetmeye çağrı anlamındadır.

Kuşkusuz, bölünmeyi gerektiren nedenler kimileri için hala geçerlidir. Ne ki değişik parti ve gruplarda yer alan birçok sosyalistin aynı görüşleri paylaştıkları halde, tekke tutkusuyla, ayrı yerlerde durduklarını sıkça görüyoruz. Bir süredir kendini “Geleceği Birlikte Kuralım” diye adlandıran bir kitlesel emekçi partisi kuruluşu çalışmaları içindeyiz. Birçok il ve ilçede geniş toplantılar yapılıyor. Kimilerine ben de katılıyorum. Birbirleri gibi düşündükleri halde anlamsız yere ayrı kalmış insanlarla burada daha sık karşılaşıyorum.

Benzeşenleri bir araya getirecek olan “Geleceği Birlikte Kuralım” hareketinin halkı unutup birbirlerine düşen sosyalistleri halkla yeniden yüzyüze getirecek kadar güçlü olduğunu düşünüyorum.

Gerçekleşmesi zor ama yapılanmaların kendilerini feshetmesi, klasik öncü parti savunucularının da buna karşı çıkanların da birbirlerini daha kolay bulmalarını ve güçlerini yeniden oluşturacakları örgütlerde birleşmelerini kolaylaştıracaktır.

Ben, öncü parti savunucularından değilim. Kendimi bildim bileli emekçilerin yönettiği ve tabanın egemen olduğu, çok sesli, açık, demokratik ve antibürokratik bir partiyi savunuyorum.

İnsanlar, ancak böyle bir örgüt içinde halkın güncel sorunlarıyla ilgilenmeyi küçümseyen, burnu havalarda devrimci tipi tutsaklığından kurtulurlar.

Halkın sorunlarına yardımcı olmak, insan sevgisine somutluk kazandırmanın yollarından biridir. Mahallesindeki okul, yol, su taşıt gibi sorunları, ırk, din, mezhep, düşünce ve siyasal ayrılıklarından dolayı karşılaştığı baskılar, insanın buna benzer sıkıntıları, yüksek düzeyde yapıldığı sanılan devrimci politikalar uğruna görmezlikten gelinir. Yoksul halkın hastane, mahkeme ve benzeri bireysel işlerinde yardımcı olmak küçümsenir, özlenen düzenin gerçekleştirilmesi gününe ertelenir. Oysa bir parti için yardımcı olabilecek tüm avukatların, doktorların, bürokrat ve teknokratların adreslerini saptayıp bilgisayarında toplayarak kimi bireysel sorunların çözümünde o yerdeki komiteyle birlikte organize etmesi işten bile değildir. Önemsiz görülen bu çalışma biçimiyle parti üyelerinin ülke koşullarını kavramaları kolaylaşacaktır. Yardımcı olunan kişilere, düzenin gerçek yüzünü daha kolay anlatma imkanlarına kavuşulacaktır.

•  1996'da ya da belki daha önce yapılacak bir seçim için sosyalist hareket ve partilerin güçbirliği yapmasını destekler misiniz? Size göre yapılabilir mi?

BIÇAKÇI – Açıkça söyleyeyim ki deminden beri belirttiğim yaklaşıma uygun düşmeyen hiçbir partiyi desteklemek içimden gelmez. Bu gibi ittifak ve güçbirlikleri somut hedefler için yapılır. Bir de kimi zamanlarda güç belirlemeye yönelik olur. Bugün kurulu partilerin aşağı yukarı güçleri belli. Hatırlarsınız, 27 Mart yerel yönetim seçimlerine İP, TSİP'le, SBP ise sonradan birleştiği üç hareketle ittifak kurarak girdiler. Hepsinin aldığı oy yanılmıyorsam 170 bin dolayında. Bu, emperyalizme karşı bir güç göstergesi mi oldu? Faşizme karşı mı? Yoksa Kürt sorununun çözümünü savaşmakta gören anlayışa karşı bir güç mü?..

Kendini kimi mevzilerde yer sağlayacak kadar hazır görmeyen hiçbir partinin oy için seçimlere girmesinden yana değilim. Seçime girmeli ve “İşçiler köylüler, Emekçiler! Biz diğer partiler gibi sizden oy istemiyoruz. Ama bizi dikkatle dinlemenizi istiyoruz” deyip gerçekleri bangır bangır bağırmalıdır.

Böyle bir yaklaşımı benimseyen sosyalist partilerin seçimlere ayrı girmeleri her birinin radyo ve televizyonu ayrı ayrı kullanmaları daha akılcı olur. Örneğin üç parti ayrı ayrı girerse, ikişerden altı konuşma, ayrı ayrı katılacakları açık oturumlar, röportajlar yapılır. Yerel radyo ve televizyonlardan, yazılı basından ayrı ayrı yararlanılır.

Bu durumda halka verilecek mesajların birlikte saptanması, köy ve mahalle çalışmalarının birlikte yürütülmesi, ortak mitingler yapılması gibi güçbirlikleri oluşturulabilir.

Bugünkü sorunumuz, emekçi halkla bütünleşmenin yolunu aramaktır. Bakın, ülkenin çözümü saptanmamış birçok sorunu varken sosyalistlere nasıl sorular soruyorsunuz.

Ekonomi, dış politika, Kürt sorunu, demokratikleşme gibi sorular yok. Neden, çünkü henüz bunlara müdahale edecek güçte olmadığımız görülüyor. Bazı zamanlar sorulmuyor değil. Ben bunu, sanki sütunlara biraz renk katmak gibi görüyorum. Bunları söylemek, karamsarlık veya umutsuzluk değil. Sosyalist mücadelede gerçekçi olmak zorundayız.